GüncelMakaleler

POLİTİK-GÜNDEM | Newroz’un Coşkusuyla 1 Mayıs Alanlarına! Birleşik Mücadelemizle Kazanacağız!

"Devrimciler, olası kitle hareketlerinin ortaya çıkışı ve rejime yönelmesi için şimdiden kurdukları örgütlenmeleri sağlamlaştırmalı yeni örgütlenmeler kurmalıdır. 1 Mayıs bu çalışmamızın hedefi, 1 Mayıs alanları devrimci kararlılığımızın ve direnişimizin işareti olmalıdır"

Koronavirüs salgını dünya çapında etkisini sürdürürken, özellikle belli başlı emperyalist kapitalist ülkelerde aşılama çalışmaları sürdürülüyor. Tıpkı salgının ortaya çıkmasında olduğu gibi aşı meselesinde de emperyalist-kapitalist sistemin insanlık dışı bir sistem olduğu daha net görülür oldu.

Sağlık sisteminin kapitalizmin aşırı kâr hırsına paralel temel bir insan hakkı olmasından çıkarılması, salgının esas olarak işçi sınıfına, ezilenlere yoksullara yönelik bir tehdit olmasını doğurdu. Gelinen aşamada tüm dünyada 3 milyona yaklaşan ölüm sayısından bahsedilmektedir. Bu rakam içinde ağırlığın esas olarak işçi sınıfı, yoksullar, sağlık hizmetlerine ve aşıya erişimi olmayanların oluşturduğu bir sır değil.

Çok kısa bir sürede virüse karşı etkili olduğu ifade edilen çeşitli aşılar geliştirilmiş olmasına rağmen, sistemin kâr hırsının sonucu olarak uygulanan “patent hakkı” nedeniyle dünya çapında yaygın bir aşı çalışması yürütülmemektedir. Bu ise salgının kontrol altına alınması ve ölümlerin durdurulmasının önünde en önemli engel olarak ortaya çıkmaktadır.

Salgınla mücadele karşısında aşı geliştirenlere madalyalar verilmekte, övgüler dizilmekte ancak aşı içeriğinin paylaşılmasından imtina edilmektedir. Belli başlı emperyalist kapitalist ülkelere yönelik bir yandan aşı geliştirilmekte, diğer yandan üretilen aşının önemli bir kısmı satın alınmaktadır.

Dünyanın geri kalanı özellikle de yarı-sömürge ülkeler ise aşıya ulaşmada sorun yaşamaktadır. Kimi ülkelerin aşı içeriğinin paylaşılması talebi ise reddedilmiş durumdadır. Örneğin Hindistan ve Güney Afrika, aşı üretimini kısıtlayan patent yasalarını gevşetmesi için Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) başvurmuş ancak ilaç şirketleri ve daha zengin ülkelerin hükümetleri, bunun “pandemiyle mücadeleye ve ileriye dönük aşı geliştirme çalışmalarına zarar vereceği” gerekçesiyle bu hamleye karşı çıkmışlardır. (BBC, 24 Mart 2021)

Yine örneğin “demokrasi ve refahın beşiği” olarak propaganda edilen Avrupa Birliği ülkeleri “yoksul ülkelere” aşı göndermeyeceklerini açık açık ifade etmektedirler. AB adına açıklama yapan AB Komisyonu Başkanı Leyen: “Üye devletlerden aşıları kendilerinin alması için çok fazla baskı var” diyebilmektedir (Basın, 22 Mart 2021).

Kısacası sınıf ve sınıflar mücadelesi gerçekliği, salgınla birlikte çıplak bir şekilde ortaya çıkmış durumdadır. Emperyalist-kapitalist ülkeler aşı meselesinde de gerçek yüzlerini göstermiş, sınıfsal çıkarlarını öncelemişlerdir. Gerek aşının yoksul ülkelere gönderilmesi ve gerekse de aşı bilgilerinin paylaşılarak üretilmesi önüne engel olarak çıkmıştır. Bu durum, insanlığın gerçek anlamda kurtuluşunun ancak ve ancak kapitalist sistemle mücadeleden geçtiğini bir kez daha kanıtlamış durumdadır. Virüs’ten çok kapitalizmin öldürdüğü yeniden açığa çıkmıştır.

 Kriz büyüdükçe saldırganlık artıyor

Salgından en çok etkilenen ülkelerin başında Türkiye geliyor. Yaşanan can kayıpları ve vaka sayısı konusunda net bir rakam bulunmamaktadır. Doğruluğu tartışmalı olsa da 30 bin kişinin virüs nedeniyle öldüğü açıklanmıştır. TC faşizmi “virüsle mücadele” adı altında “dünya çapında başarı sağladığı” iddiasıyla propaganda yaparken, gerçekte ise tamda sistemin karakterine uygun olarak halk, kaderiyle baş başa bırakılmış durumdadır.

İktidar tarafından etki gücü tartışmalı göstermelik bir aşı çalışması yürütülmekte, salgınla mücadele adı altında kitap bastırılmaktadır! Sistemin salgın karşısındaki tavrı konusunda sağlık örgütlerinden yapılan açıklama ve uyarılar dikkat çekicidir.

İktidar, bu örgütlerin uyarılarını dikkate almamakta tam tersine önlemleri gevşetmekte ya da AKP’nin 7. Olağan Kongresi’nde olduğu gibi binlerce insanın bir araya toplandığı lebalep kongreler düzenleyebilmektedir. Sadece düzenlemekle kalmayıp AKP Genel Başkanı R.T.Erdoğan’ın Kongre önündeki kalabalığa konuşmasında “Sizleri böyle anlamlı bir buluşmada, özellikle de kar yağışının tüm mikropları temizlediği bir anlamlı buluşmada en kalbi duygularla selamlıyorum” gibi akla ziyan açıklamalarda bulunabilmektedir.

AKP-MHP faşizmi bir yandan “Maske-Mesafe-Temizlik” çağrıları yapıp, yasakları çiğnedi diye insanlara para cezası verirken kendi kongrelerinde, cenazelerinde, açılışlarında, mitinglerinde vb. binlerce insanı bir araya getirmektedir. Muhaliflerin her türlü hak arama eylemine salgın gerekçesiyle izin vermeyen iktidar, sıra kendisine geldiğinde her türlü etkinliği yapmaktadır.

Hizmet sektöründe küçük ve orta işletmeler kapalıyken, esnaf birer birer iflas edip, intiharlar artarken, ilk açılan işletmelerin AVM’ler olması tesadüf değildir. Lebalep dolu salonlarda kongreler yapılırken, sinema ve tiyatro salonları, eğlence mekanları halen kapalıdır. Bu nedenle 100’ün üzerinde müzisyenin geçim sıkıntısı nedeniyle intihar ettiği, salgınla birlikte giderek ağırlaşan ekonomik krizin, emeğiyle geçinenleri, halkı daha da yoksullaştırdığı, insanların kuru ekmek ya da sebze kuyruğuna girdiği veya pazar sonu arta kalan meyve ve sebze topladığı bir dönemden bahsediyoruz.

Salgınla birlikte giderek etkisini artıran ekonomik kriz, işçi sınıfı ve emekçi halkı daha fazla etkilemektedir. Her üç kişiden birinin işsiz olduğu Türkiye gerçeğinde, DİSK-AR’ın araştırmasına göre 2020 yılında koronavirüs pandemisinin etkisiyle iş ve istihdam kaybı oranının yüzde 34.4’e çıktığı, geniş tanımlı işsizlik oranının 27.4’e yükseldiği görülmektedir. Bu koşullarda Türkiye halkının ödeyemediği elektrik borcu 100 milyon, ödeyemediği doğal gaz borcu 400 milyona ulaşmıştır. Yapılan açıklamalarda 107 bin elektrik ve 51 bin 500 doğalgaz aboneliğinin iptal edildiği belirtilmektedir. Halk derin bir yoksullaşma, işsizlik ve açlıkla karşı karşıyadır.

Bu durumu yaratan elbette AKP-MHP faşist iktidarıdır. TC faşizminin geçtiğimiz hafta sonunda Merkez Bankası Başkanı’nı değiştirmesinden sonra yaşananlar ortadadır. Türkiye halkı, uygulanan ekonomi politikalar nedeniyle Cuma’dan Pazartesi’ye yüzde 10 oranında daha da yoksullaşmış durumdadır. Elbette bir yarı-sömürge ülke ekonomisi olarak Türkiye ekonomisi, emperyalizme doğrudan bağımlıdır.

Bu bağımlılık beraberinde emperyalist sermayenin Türkiye işçi sınıfı ve halkının ürettiği artı değere çeşitli yol ve yöntemlerle el koymasını getirmektedir. Türk hakim sınıfları, bu el koymada aracı rolündedirler. Ancak son süreçte yaşananlar, faiz artırımı ve döviz kurunda dalgalanma, oldukça yüksek meblağlarda bir vurguna işaret etmektedir. AKP-MHP iktidarı tam anlamıyla bir soygun ve hırsızlık şebekesine dönüşmüş durumdadır. Halkın vergilerini kendi yandaşlarına ve emperyalist şirketlere peşkeş çekmeye devam etmektedirler. Bu peşkeşin sonucunda ise işçi sınıfı ve halk daha da yoksullaşmakta, yaşam standardı düşmekte, istihdam daralmakta ve işsizlik daha da artmaktadır. Kısacası soygun düzeninde fatura yine işçi sınıfına ve halka kesilmektedir.

AKP’nin 7. Olağan Kongresi’nin ana sloganının “Güven ve İstikrar” olması nedensiz değildir. AKP, işçi sınıfına ve halka değil patronlara güven ve istikrar vaat etmektedir. İç ve dış gelişmeler özellikle de ekonomik kriz, Türk hakim sınıflarını etkilemektedir. Bu nedenle R.T.Erdoğan temsilcisi olduğu sınıfın çıkarlarını gözetmek için Kongrede halka “Vatandaşlarımdan evlerindeki döviz ve altını çeşitli finans araçlarına yatırarak ekonomi ve üretime kazandırmalarını istiyorum” çağrısı yapmaktadır. Hakim sınıflar, daralan rant ve yağma olanağını halkın “yastık altı” birikimine göz dikerek gidermek istemektedir.

AKP-MHP iktidarının son süreçte attığı adımlar hakim sınıflar içinde çelişki ve tepişmenin sonucudur. Türk komprador burjuvalarının temsilcisi TÜSİAD, esas olarak faizlerin yükseltilmesini ve doların düşmesini istemektedir. Bu isteğin arkasında büyük burjuvazinin emperyalist mali sermayeye bağımlılığı ve doların yükselmesi karşılığında artan borç tutarı vardır. AKP’nin önemli oranda dayandığı ve salgından da etkilenen KOBİ’lerin yoğunlukta olduğu MÜSİAD ise faizlerin düşmesini istemektedir. Bu talebin arkasında MÜSİAD üyesi şirketlerin kredi kullanımı vardır. Yüksek faiz bu şirketlerin kredi borçlarının ödenmesi ve kredi kullanımı önüne engeldir.

Her halükârda Türk hakim sınıflarının içinde bulunduğu bu tepişmeden zararlı çıkan işçi sınıfı ve halk olmaktadır. Rejimin hakim sınıfların çıkarları doğrultusunda uygulamaya koyduğu ekonomik politikalar halkın daha da yoksullaşmasına neden olmaktadır. Bu durum beraberinde işçi sınıfı ve halkta belli bir öfke birikimine yol açmakta, dipte alttan alta mayalanmaktadır. Rejimin krizi derinleştikçe ve AKP-MHP ittifakının halk nezdinde desteği düştükçe saldırıları da boyutlanmaktadır.

Bu saldırıları iki yönlü okumak gerekir. Birincisi algı operasyonlarıyla yürütülen kara propagandayla, ırkçılık ve şovenizmin köpürtülmesi, “vatan millet sakarya”, “ezan bayrak” retorikleri eşliğinde muhaliflerin terörize edilmesidir. Boğaziçi Direnişi’ne yönelik saldırganlık, insan hakları savunucularına yönelik operasyon, HDP Milletvekili Gergerlioğlu’nun vekilliğinin düşürülmesi ve Meclis’ten yaka paça gözaltına alınması ve nihayetinde HDP’ye kapatılma davasının açılması bu gelişmeler içinde sayılabilir. İkinci saldırganlık ise İstanbul Sözleşmesi örneğinde olduğu gibi uygulamada yaşanan sorunlara rağmen kazanılmış hakların gasp edilmesidir.

 

Birleşik devrimci mücadeleyle ileriye

AKP iktidarının son bir yıldır bekçi yasası, sosyal medya yasası, barolar yasası, Ayasofya’nın açılması vb. adımlarıyla şekillenen yaklaşımı, gelinen aşamada HDP’nin kapatılması, daraltılmış seçim bölgeleri üzerinden seçim sisteminin değişmesi ve Anayasa değişikliği tartışmaları üzerinden sürmektedir. Atılan bu adımların doğrudan AKP-MHP iktidarının kendi kitlesini konsolide etmesiyle ilgisi vardır. AKP-MHP iktidarı bir yandan rakip burjuva hakim sınıf kliğine karşı kendi kitlesini tahkim etmekte, diğer yandan ise olası kitle hareketlerine karşı başta asker ve polis olmak üzere, cihatçı çeteler üzerinden kontrgerillayı örgütlemektedir.

AKP iktidarının 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında 1 Kasım 2015 seçimlerine kadarki pratiği ortadadır. Halka ve devrimcilere ve muhaliflere yoğun bir terör uygulanmış, katliamlar gerçekleştirilmiştir. Faşizm açısından bu pratiğin yeniden devreye sokulması ciddi bir olasılıktır.

TC’nin kendisine karşı gelişecek olası kitle hareketlerine, Gezi İsyanı, Kobanê Serhildanı gibi gelişmelere hazırlandığı, buna göre kendini örgütlediği ortadayken, devrimci ve komünist hareketin bu süreci karşılamak ve öfkeyi sisteme yöneltmekte eksiklikleri olduğunu kabul etmek gerekir.

Devrimci ve komünist hareket şu an ki gerçekliğiyle olası kitle hareketlerinin gerisinde kalacaktır. Öyleyse bütün hazırlığın buna göre yapılması gerekir. Kaypakkaya’nın çok isabetli tahliliyle Türk burjuva siyaseti rakip iki hakim sınıf kliğinin devlet aygıtını ele geçirme ve temsil ettikleri emperyalizm işbirlikçisi komprador burjuva ve büyük toprak ağalarının sınıfsal çıkarları doğrultusunda kullanma üzerine şekillenmiştir.

Gelinen aşamada AKP, yanına MHP’yi ve Ergenekon artıklarını alarak devlet aygıtını temsilcisi olduğu sınıfların çıkarları doğrultusunda alabildiğine kullanmakta, hamle üstüne hamle yapmaktadır. Bunun karşısında CHP’de temsil olunan rakip burjuva kliği ise “ilk seçimde gidecekler” propagandasıyla “seçim”e işaret etmektedir. Her iki kliğin örneğin Kürt ulusal sorununda “çözüm”ü kimi nüanslara rağmen birbirinin aynısıdır: İmha ve inkar!

Yine örneğin işçi sınıfına karşı politikaları aynıdır. CHP belediyelerinde grevlerin kırılması bunun son örneğidir.

Dolayısıyla devrimci hareketin, hakim sınıfların bu iki kliğinin arasındaki iktidar mücadelesini gözardı etmeden ve iki klikten birinin arkasına yedeklenmeden kendi siyasetini izlemesi gerekir. Bu ikinci yoldur.

Bu siyasetin toplumda belli bir karşılığı olduğu, 8 Mart’tan Newroz alanlarına akan kitlelerin gücünde ve direnişinde görülebilir. Kürt halkının HDP’yi sahiplenmesi, büyük şehirlerde Newroz alanlarında birleşik devrimci mücadelenin etkisi dikkate alınmalıdır.

Süreç devrimci harekete faşizmin saldırganlığı karşısında kitlelerde oluşan öfke ve tepkinin örgütlenmesi görevini dayatıyor. Bu anlamıyla Birleşik Mücadele Güçleri’nin Mart ayı boyunca sürdürdüğü örgütlenme kampanyası önemli bir yerde durmaktadır. BMG il ve ilçelerde, bölgelerde alt koordinasyonlarını emekçi semtlere kadar yaymalıdır. En tabanda ise meclis tarzında yarının olası kitle hareketlerinde hareketin içerisinde doğrudan ve aktif yer alabilecek organlar yaratılmalıdır.

Rejim ne kadar saldırganlaşırsa saldırganlaşsın 8 Mart’ın öfkesi, direngenliği Newroz’un kitleselliği ve renkliliği 1 Mayıs alanlarına akacaktır. BMG’nin bulunduğu alanlarda 1 Mayıs çalışmasını örgütlenme kampanyasının aracı olarak ele alması ve 1 Mayıs alanlarına güçlü bir şekilde çıkılması faşist saldırganlığa iyi bir yanıt olacaktır. Dahası devrimciler, olası kitle hareketlerinin ortaya çıkışı ve rejime yönelmesi için şimdiden kurdukları örgütlenmeleri sağlamlaştırmalı yeni örgütlenmeler kurmalıdır.

1 Mayıs bu çalışmamızın hedefi, 1 Mayıs alanları devrimci kararlılığımızın ve direnişimizin işareti olmalıdır.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu